Bu yazı ilk kez sitemizde yayınlanmaktadır. Çok yakında çok daha değişik Kumrumuzla ilgili yeni araştırmalar sitemizde yerini alacaktır. 24.11.2006-Bekir Akkaya

 

Ahmet Çapku Hoca'mızın Kaleminden!

Halil Zeki Tatlıgül Hoca’nın Talebelik Yılları

Bu yazımızda Halil hocanın ilkokul sonrası talebelik yıllarını konu edineceğiz. Bir insanı tanımak için onun aile çevresi (soy, şecere), yetiştiği muhit ve ortaya koyduğu ilmi-ahlakî birikimi dikkate almak gerekir. Bu üç unsurdan herhangi biri değerlendirme dışında tutulursa, söz konusu kişi hakkında tatmin edici bilgiye/hükme varmak o derece zorlaşır ve edinilen bilgi de noksan olur. Bundan dolayı Halil hocayı tam olarak tanıyabilmemiz için onun ruh hamurunda tartışılmaz bir yeri olan talebelik yıllarındaki ilmî ve fikrî muhiti incelememiz lazımdır. Öncelikle hoca efendinin aile çevresinden ve onu yakından tanıyan biri olarak kardeşi Ahmet efendinin tanıklığına başvurabiliriz. Halil hocanın ilk talebelik yıllarına dair bilgilerini, heyecanlı bir şekilde şöyle anlatmıştı Ahmet Tatlıgül bey: 

“Bizim Halil daha çocukken köyümüzdeki Ömer [Fatsa] hoca’ya derse başlamıştı. Tabi orada diğer talebeleri geçermiş derste. Kuran okumaya geçti. Akşamları eve dönerken elinde Kur’an yok. Babam ona; oğlum Halil, Kur’an’ın nerede, diye sorunca o da, baba kursta bıraktım der ve bunun üzerine babam biraz kızarak; Ulan Halil senden adam olmaz! derdi. Meğer Ömer hoca, Halil’in Kur’an’ını fazla ders çalışıp da diğer talebeleri geçmesin diye bazen alıkoyarmış. Babam Ahmet Ali hoca, diğer adıyla Ali Efendi, sinirli bir adamdı. Bir gün, Trabzon Of’tan bizim oraya göç etmiş Laz Faik denilen bir adam; yahu Ali Efendi bu çocuğu Of’a verelim okuması için, demişti. Bir gün babam Halil’i alıp Of’a götürdü. Orada Dursun hoca diye birine teslim etmiş onu. Halil orada da başarılı olunca Dursun hoca, Halil’e, ‘kit puradan, penim sana verecek dersim falan yok’, demiş. Bunun üzerine Halil, tamam gideyim ama nereye gideyim hocam, siz bir tavsiyede bulunun, deyince o da, Rize Zevandik’te Mustafa Yıldız hoca var ona kit’, demiş. Ve bizim Halil oradan Rize’ye geçmiş.

Aradan epey zaman geçti fakat bizim Halil’den bir haber yok. Bir gün babam Halil’e götürmek üzere biraz hediye ile birlikte Of’a gitti. Dursun hocaya varmış, Halil’i sormuş. Dursun hoca böyle bir talebesinin olmadığını söylemiş! Halil oradan epey zaman önce ayrılmış ve Rize’ye geçmiş. Bu arada Dursun hoca da onu unutmuş meğer. Babam fevkalade kırgın bir halde oradan ayrılmış. Cebince yirmi lirası varmış. Ramazan ayı. Babam oruçlu. Derken Trabzon’a gitmek üzere bir arabaya el etmiş ama arabada üç dört genç adam kurmuşlar içki masasını demleniyorlar. Babam korkmaya başlamış bu adamlar bana bir zarar verirler diye. Delikanlılar babama içki sunmuşlar, babam içmiyorum demiş. Bari mezeden ye demişler, babam oruçlu olduğunu söylemiş. Bu sefer babamın korktuğu o adamlar babama saygı duymaya başlamışlar. Trabzon’a indiklerinden ona otel odası tutmuşlar, orada ona yiyecek bir şeyler getirmişler. İçlerinden biri de babamın cebine elini sokmuş. Babam, eyvah soyulduk demiş içinden. O adamlar oradan gidene kadar eline cebine bile sokamamış korkudan. Nihayet bakmış ki, o adam babamın cebine elli lira koymuş hayır olarak. Aynı adamlar babama, belediyeden kayıp anonsu ettirmesi, gazetelere ilan vermesini tavsiye etmişler Halil’in bulunması için. Tabi ben babamın, belediyeye ilan verip vermediğini bilmiyorum.

Nihayet babam elinde bir çanta ile köye döndü. Babam iki evli idi. Dolayısıyla biz aile olarak biraz kalabalık idik. Evin insanı babamın başına üşüştü Halil’den bir haber almak için. Babam, Halil’in çok iyi olduğunu söyledi ev halkına. Az sonra Halil’e giden hediyeler ortaya çıkınca, pekiyi bunları neden Halil’e vermedin deyince annem, babam; Ohoo! Halil öylesine bir yerde okuyor ki, bunlara ihtiyacı bile yok! dedi. Bunun üzerire, pekiyi şu fındık fıstığı niçin vermedin diye sordular. Bu sefer babam; Halil öylesine bir yerdeki onun bu tür yiyeceklere ihtiyacı yok, dedi. Sevindik. Ancak az sonra babam duramadı ve anneme; Yahu dedi, benim bu çocukta hiç mi hakkım yok, Halil kaybolmuş!!! deyince evde kızılca kıyamet koptu! Etraf komşular bu gürültüye bize yığıldılar. Onlar da çok üzüldüler. Babam o zaman evde duramadı. Atına atlayıp Ünye’nin Tekkirazı’na gitti. Orada bir asker arkadaşı varmış. Çok kısa sürede varmış oraya. Öfkeli ve üzüntülü ya. Asker arkadaşı; Ooo! Ali Efendi gel hele in atından buyur, deyince babam yine aynı öfke ile; Ulan, demiş arkadaşına, buraya kadar gelen kişi herhalde atından inmesini de bilir, bunu ne söylüyorsun bana! deyip kızgın bir halde atını geldiği gibi gerisin geriye çevirmiş. Yolda gelirken acıkmış. Neredeyse teravih namazı vakti gelmiş. Bir köyde inmiş ve Tanrı misafiri kabul eder misiniz demiş bir evin kapısını tıklatarak. Bir de bakmışlar ki, bu gelen kişi Çokdeğirmenli Ali Efendi. Buyurunuz hocam demişler ve ona hemen orada bir sofra hazırlamışlar. Ardından namazı da babama kıldırmışlar. Her neyse.  Bu üzüntümüz epey devam etti. Nihayet bir gün ilkokula giden kız kardeşim elinde bir mektupla eve dönerken; Aha baba, dedi. Halil’den mektup gelmiş. Oku kızım, dedi babam evimizin aşağı tarafında bir taşa yaslanarak. Halil mektupta, Rize’de olduğunu, Mustafa Yıldız hocada okuduğunu, yakında icazet alacağını ve köye döneceğini haber veriyordu. Babam büyük bir sevinç ile mektubu anneme gösterip; Alın, dedi. Oğlunuz da aha, mektubu da aha, alın!!! Sevincimize payan yoktu. Nihayet bir gün Halil de çıkıp geldi. Boyu şu kadarcık.

Bir gün davete çağırmışlar babamı. Babam hoca idi aynı zamanda. Etrafta Ali Efendi olarak bilinir ve her taraftan hürmet görürdü. Babam arada bir kısa dua yapar diye oğlu Halil’i de almış yanına. Babam biraz sohbet verdikten sonra kısa bir dua yapması için sözü oğlu Halile bırakmış. Bizim Halil yummuş gözünü başlamış duaya. Dua uzadıkça uzamış, babamın hiç bilmediği nice dua artarda gelince babam kulaklarına inanamaz, bu çocuk şimdi yanılacak da ben kepaze olacağım diye arada bir kulaklarını tıkar duymamak için!!! Derken, uzun süre dua yapmış Halil orada. Babam dua esnasında bazen Halil’e yaklaşır ve; Oğlum, birazını da başka yere sakla, hepsini burada okuma diye fısıldarmış. Böylece bizim Halil’in hakikaten epey okumuş olduğu orada anlaşılmış.

Çatak’ta [İslamdağ] hoca olarak tutulan ve zamanla artık oranın hocası olan Halil bir gün hutbe okurken, Kösebucaklı Müezzino Hasan hoca bizim Halil’e; İn ulan aşağı demiş! Onu çocuk görmüş de bunun bilgisi yoktur zannederek. İndirmiş Halil’i hutbeden. Nihayet namaz sonrası Halil ile çarşıda biraz sohbet ettikten sonra Hasan hoca, Halil’e; Yahu, demiş, ben seni tanımamışım, Çatak artık sana emanet, gözüm geride kalmayacak, demiş.

…

            Ahmet beyin yukarıda verdiği bilgiler, hoca efendinin aile çevresinin bakış açısıyla doğrudur fakat tashih edilmesi gereken noktalar vardır. Aşağıdaki satırlarda hocamızı yakından tanıyan talebe arkadaşları ve hocalarından aldığımız bilgiler doğrultusunda tashihe muhtaç olan noktaları ve muhtemelen aile çevresince bilinmeyen hususları ele almaya çalışacağız. Çokdeğirmenli Ömer Fatsa hoca, Halil hocanın sıbyan mektebindeki ilk hocasıdır. [Ömer hoca hakkında aslında eli yüzü düzgün bir biyografya yazmayı öteden beri düşünürüm fakat bu henüz mümkün olmadı.] Ömer hocanın gözde talebelerinden biri olan Cemal Özdil beyin verdiği bilgiye göre Ömer hoca gerçekten bilgi ve yaşam noktasında büyük bir âlimdir. Gerek Kur’an eğitimi gerek Arapça öğretiminde etrafındaki talebeler ondan yıllarca ilim ve feyz almışlar. Çokdeğirmendeki kursta Cemal bey, Halil hocanın bir üst devresindeki ders halkasında okuyan biridir. Herhalde talebelerin çokluğundan olsa gerek ki, Ömer hoca, Halil hoca ve onun seviyesindeki talebelerin Arapça derslerini Cemal beye tevdi edermiş. Onun için Cemal bey, Halil hocanın ilk Arapça hocası ben idim, diyor. Emsile, bina, maksut, avamil şeklinde ilerleyen dersleri ilk önce Cemal beyden okumuş Halil hoca. Fakat zaman içinde Çokdeğirmen’e okumaya gelen talebelerin bir kısmı Trabzon ve Rize’ye gittikleri için Halil hocanın da aynı istikamette yollandığını görürüz. Cemal bey de bu kervana katılanlardan olmuştur. ‘Aslında buna hiç de gerek yoktu. Üstelik Ömer hocamızdan izin almadan gittik. Halbuki Rize’de okuduğumuz derslerin neredeyse tamamını Ömer hocadan okuma imkanımız vardı fakat ne olduysa biz oraya gitmeyi tercih ettik ve şahsım adına yanlış yaptık. Hiç olmazsa hocamızdan izin alıp gitmeliydik’, diyor Cemal bey. 

            Halil hoca çocukluk yaşlarında oldukça naif, çelimsiz ve fakat bir o kadar da zeki biri imiş onu tanıyanların ifadelerine bakılacak olursa. Okuduğunu unutmayan, dersleri sürekli önde götüren ve tabir yerinde ise yutarcasına dersi öğrenmek isteyen hatta hocalarını sıkıştıran ilim aşığı biriymiş. Onun bu vasfını yazımızın ilerleyen safhalarında dile getireceğiz. Hakkında dile getirilen bilgilere göre, Halil hoca, ilk okula devam ederken Çokdeğirmen’de sıbyan mektebine de devam etmiştir. İlkokul sonrası önce Samsun veya Ünye taraflarına götürür babası onu okuması için. Fakat sebebini henüz bilmediğimiz bir gerekçe ile daha sonra Trabzon’a yönelir Halil hoca. Samsun ya da Ünye’de okumak için gidip, istediği şekilde bir kurs bulamayınca veya başka sebeplerle geri dönmesi gerekince babası Ali efendi, Fatsa’da inip köyüne dönmek ister fakat oğlu Halil diretir: Ben okumak için evden çıktım bir daha dönmem, diyerek. Sonraki aşama, Trabzon’da büyük âlim, dersiâm Dursun Fevzi Güven hocanın rahlet-i tedrisidir. Dursun hoca, Mahmut efendinin (Mahmut Ustaosmanoğlu) eniştesidir aynı zamanda. Halil hoca orada bir ay kadar kalır. Oldukça zeki biri oluşu hocasının dikkatinden kaçmamıştır. Ancak Halil hocanın memleketinden arkadaşlarının bir çoğu Rize Zevandik’te Mustafa Yıldız hocada okudukları için Halil hoca da oraya geçer. Adil Çetin hocanın ifadesine göre, Dursun hoca epey kırılmış bu gidişe. Ancak; Ben Halil gibi zeki bir talebe görmedim, sözü de ona aittir. Oğlu Halil’i görmeye giden Ali efendinin, Halil hocayı bulamaması belki biraz da bununla alakalıdır. Biraz diyorum çünkü bunun, ileride dile getirileceği üzere başka gerekçeleri de vardır. Fakat Dursun hocanın, ben Halil’i tanımıyorum demesi zor bir ihtimaldir. Çok zeki bir talebesinin, kursundan ayrılıp başka yere gittiğini bilen bir hoca efendi, herhalde o talebeyi de yakinen biliyor olmalıdır. Allahü a‘lem.

            Halil hocanın, Rize’de Mustafa Yıldız hocaya talebe oluşunun öyküsüne dair bilgileri, birinci kaynak olarak Mustafa hocamızdan almamız yerinde olur. Zevandik, Rize’de Adacami köyünün bir semtidir. Mustafa hocanın kendisi orada hafızlık yapmış ve Arapça okumuş. Bu arada Mustafa hocanın nasıl bir aile yapısını öğrenmemiz için kendisinin, bu fakire naklettiği şu bilgi, bize ışık tutacak niteliktedir: “Günün birinde babam eve dönerken komşunun tarlasından bir kabak alıp eve getirmiş.[1] Falan arkadaşlarım gelecek şu kabağı pişir, demiş anneme. Annem o kabağı, kocasının sözü gereği pişirmiş ama gönlü rahat değil. Ertesi gün gitmiş, kalp gözü açık olan mahalle hocamız Arnavut Ramazan hocaya. Demiş ki, hocam, bizim efendi, komşunun tarlasından kabak getirdi ben de onu pişirdim. Şimdi ben kabağı pişirdiğim tencereyi yıkayayım mı yoksa kalaylatayım mı?!” [ki, böylece haram izi kaybolmuş olsun!]. Mustafa hocanın hayatı, inşaallah başka bir yazımızın konusu olur. Biz burada, onun, Halil hocamızla ilgili verdiği bilgilere değinmeliyiz. Mustafa hocanın diliyle anlatalım:

“Halil hoca, Of’tan bize gelmiş ve epey de okumuş biri idi. Hocam sizde okumak için geldim. Beni talebeliğe kabul eder misiniz, dedi. Kabul ettik. Daha önce Ömer [Fatsa] hocada okumuş. Trabzon’a nasıl geldiğini bilmiyorum. Yıl 1963.[2] Ben 1965’te Erzincan’a vaiz olarak giderken onu kendi yerime bırakmıştım. Halil hoca zayıf, naif yapılı, gayretli ve okuduğunu hafızasında tutan biri idi. Haftada bir gün, cumartesi günü izin verirdik talebeye. O da, yayan üç saatlik yol yürüyerek Rize müftüsü Yusuf Karali hocaya giderdi Arapça belegat okumak için. Çay toplama zamanında haftanın bir gününü, biraz hava alsınlar düşüncesiyle talebeleri bizim eve götürürdüm. Tarlada hem çay toplar hem de ders yapardık. Bazen yağmur yağar, ıslanır üşürdük. Halil hoca benim yanımda bana, hocam Kur’an’daki şu kelimenin iğrab yapısı nasıldır, şu şuradan gelir, şöyle olur şeklinde sürekli soru yağmuruna tutardı beni. Ben ona bilmediği yeni bir şeyler öğrettikçe o, coşar ve, hocam bugünkü yevmiyem çıktı diye mukabele eder, yağmur artıp üşüdükçe ben ona; Halil evladım haydi sobanın başına gidelim, üşüdük dedikçe o, hocam şu kelimeyi de tahlil edelim, şunu da bunu da diye uzatıp giderdi. Samsun’un erikli köyünden bir tanışım benden, bize Arapça ders okutacak biri lazım, böyle bir taleben var mı diye sordu bana. Ben de Halil hocayı gösterdim ve, ders okutmak okutur fakat siz onu çocuk yaşta ve yapıda biri olarak görüp de kabul eder misiniz bilemem dedim. Halil oraya gitti. Bir müddet sonra geri döndü. Yusuf Karali hoca da bize, yahu Ordulu bir Halil vardı nerededir o, diye sordu. Biz de durumu arzettik. O zaman bana şöyle dedi. Yahu Mustafa hoca, küçüktüm. Bahçemizde bir armut ağacı vardı. Baharda arılar gelip armudun çiçeklerine konmuşlar. Babam bana döndü ve; Yusuf, şu ağacın çiçeklerinde bir şeyler var, nedir onlar, dedi. Ben de arılardır baba dedim. Kimindir onlar, diye tekrar sordu. Ben de, ne bileyim baba herhalde komşularımızın arılarıdır, dedim. O zaman babam bana döndü ve, bizim armudun çiçeklerinde komşunun arıları ne arar, git bir petek de sen al, bizim arılar yesin da, dedi. Tabi Yusuf hoca, bizim yetiştirdiğimiz talebenin balını, niçin başkaları yesin, bizim talebeleri okutsun demeye getirmişti işi. Böyle söylüyor Mustafa hoca, Rize müftüsü Yusuf Karali hocanın[3] Halil hoca hakkında söylediklerini. Dikkate değer bir başka husus ise, talebesi Halil’nin üstün zeka yapısı, ilim gayreti ve samimiyetini keşfeden dersiâm Yusuf hoca, hemen her derste, Halil hocaya içinde çetin Arapça gramer bilgilerini muhtevi beyitler yazıp verirmiş. Fakat koca bir dersiâm ve Rize müftüsü makamındaki Yusuf Karali hocanın, henüz çocuk görünümündeki Halil’e niçin bu kadar ihtimam gösterdiğini, oradaki eşraf ve ekabir tabakası anlam veremez (hatta bir ölçüde kaldıramaz) ve; Hoca efendi! Bu çocukta bir şey mi var, ne buldun onda?! derlermiş. Sahiden pek çok ilçe müftülerinin ve mürekkep yalamış insanın etrafında pervane oldukları Yusuf hoca da onlara, onların anlayacağı dilden şu cevabı yapıştırırmış: Yahu sizin bir yığın hocalarınızı toplasanız şu küçük Halil kadar yapmazlar! Gerçekten de kurstaki cumartesi izin günlerini bile Zevandik’ten Rize’ye kese/kısa yolları takip ederek üç saatlik yol teperek gelen Halil hocanın ilim gayretini ve bal alınacak çiçekleri keşfedip hemen her biriyle irtibat halinde olmasını, hiç şüphesiz sözü edilen âlimler fark etmiş olmalıdırlar.

 

[Mustafa Yıldız hoca]

            Halil hoca hakkındaki bilgileri bizimle paylaşmaya devam ediyor Mustafa hoca: 1965’te Erzincan’a geçici vaiz olarak gideceğim. Var yetmiş seksen talebe. Sıbyan mektebinde okuyanlar, hafızlık yapanlar ve Arapça okuyanlar. Dağın başında kursumuz. Daha başından beri biz burada ne yer ne içeriz Ya Rabbi, derdim. Allah kendi yolunda olan kulunu yalnız bırakır mı hiç! Hemen her gün kursumuza adak kurbanı gelirdi. Onun için talebelerin önünden et yemeği eksik olmazdı. Hasılı Erzincan’a gideceğim. Yahu ne yaparız acaba diyorum. O zamanlar Rize’nin Güneysu merkez camiinde Yusuf Yılmaz adında mubarek bir hoca efendi vardı. Biz birkaç defa icazet vermiş, onu da davet etmiştik fakat o, davete gelmemişti. İçinden bize kızarmış, bu çocukları üç beş senede okutup icazet veriyor. Hiç olmazsa talebe on yıl okusun da icazet alsın düşüncesiyle böyle davranırmış. Ben Yusuf hocayı da, kursumuzda ders okutması için getirmek istedim. Ben Erzincan’a gidince, Yusuf hoca gelip bakmış kursa, burada okutulan derslere. Halil hocanın gayretini ve ilmî birikimini görünce bayılmış gitmiş! Sonraları bana, yahu duymak başka görmek başkaymış, ben buranın böyle olduğunu bilmiyordum diyerek, özür dilercesine davranmıştı bize. Tabi onun kursumuza gelmesiyle birlikte, halkın bize bakışı ve yardım edişi iki üç katına çıktı. Ben Erzincan’da beş buçuk ay kadar kaldım. Arada bir yirmi günlük izine geldiğimde yine kursta ders vermeye devam ettim. 1966’da icazet aldı Halil hoca bizden. Sonraki yıllarda bildiğiniz gibi Çatak’ta talebe okutmaya devam etti. Fakat hemen her yıl onlar, bir grup arkadaşıyla birlikte bizi ziyarete gelirlerdi. Bu da genellikle icazete denk gelirdi. Ya da ben oraya icazete giderdim…”

            Halil hocanın ardından Cemal Özdil bey de Zevandik’e gitmiş. Orada da Halil hocanın Arapça derslerine ben yardımcı oldum, diyor Cemal bey.[4] Fakat Halil hoca ve Cemal bey, Arapça derslerinin bir kısmını Ömer hocada okudukları için Mustafa hocada usûl derslerine başlamışlar doğrudan. Medrese usulü ders görmüşler. Sarf-Nahiv dersleri yanında İzzî, Merah, Kadı Beydavi tefsiri, Halebî, Akaid, Mantık gibi üst seviyede medrese dersleri okumuşlar. Mustafa hoca, kendi deyimiyle, talebe okutarak kendini yetiştirmiş biridir. İlim okumaya can atan ve fakat hafızlık yaptığı ve Arapça okuduğu kursun hocasının gitmesiyle birlikte kursun bütün yükü, üzerinde kalan ve böylece, kendi okuma imkanını, talebelerinin okumasına, yetişmesine feda eden biridir. Onun için olsa gerektir ki, Mustafa hoca, yetiştirdiği hafızların okuması, ağız yapısı düzgün olsun diye, hocaların hocası kabul edilen Mehmet Aşıkkutlu hocadan, kendilerine bir talim hocası bulmasını talep etmiş. Aşıkkutlu hoca da, Mustafa hocaya, hocam bana on gün süre ver. Bu arada sen de talim hocası ara. Fakat kimseye de söz verme, diyerek tembihlemiş. Üç gün diyende talebesi olan Abdullah Hatipoğlu[5] hocayı, Zevandik’e talim hocası olarak göndermiş. Zevandik’e gelen Abdullah hoca, Mustafa hocada hem Arapça okur hem de Mustafa hocaya, henüz talebe-hoca konumundaki Halil hocaya ve diğer talebelere talim okuturmuş. Halil hoca kendi dersleri yanında alt seviyedeki talebelere refakat eder ve bu arada Abdullah hocanın deyimiyle çok kısa sürede talim derslerini yapar, ayn’ları[6] Kadı Beydavi Tefsiri üzerinden hazırlarmış. Nitekim 1966 yılındaki Arapça icazetini Abdullah hoca, Halil hocayla birlikte almışlar. Burada Eminönü Firuz Ağa Camii imam hatibi Hüsnü Okumuş hocanın, Aşıkkutlu hocayla ilgili verdiği bilgiyi, istitrat kabilinden nakletmemiz uygun düşer 

            Aşık kutlu hoca Hicaz’a hacca giderken Şam Emeviye Camii’ne uğramış. Bakmış ki orada bir aşere takrip hocası, talebelerine bir yeri yanlış anlatıyor. Dersin sonuna kadar beklemiş ve ders sonucu hocaya söz konusu rivayetin yanlış olduğunu, doğrusunun şöyle olması gerektiğini hatırlatmış fakat o Şamlı hocalar bunu kabul etmemişler. Biz senelerdir bunu okutuyoruz demişler. Hoca efendi de, ben Türkiye’ye dönünce okuduğum kaynaklarının hepsini yazıp size göndersem kabul eder misiniz, diye sormuş. Onlar da, memnuniyetle hocam, demişler. Hoca efendi notları oraya göndermiş. Onlar da düzeltmişler. Yıllar sonra aynı yoldan Hicaz’a giden Abdurrahman Gürses hoca efendi oraya uğramış. Şam uleması ona, Hocam sizin orada küçük gölde büyük balık var. Tanır mısınız, diye sormuşlar. Abdurrahman efendi tanışamadığının üzüntüsünü ifade etmiş. Ve Hicaz’dan dönünce, Efendiler biz yanlış yapıyoruz! Kendi arkadaşlarımızın kıymetini bilmiyoruz. Ta Şam’ındaki hoca, benim buradaki arkadaşımı tanıyor ama biz bilmiyoruz, diye üzüntüsünü dile getirmiş.

[H. Mehmet Aşıkkutlu hoca][7]

            Hüsnü hocanın söz konusu ettiği Aşıkkutlu hoca, Halil hocanın aynı zamanda feraiz derslerini okuduğu mümtaz bir âlim, belki kutuptur! Zira yine Hüsnü hocanın ifadelerine göre, Halil hoca (Tunceli’de) asker iken Aşıkkutlu hocaya mektup yazmış. Hocam benim falan tarihte bir aylık askerlik iznim var. Size gelip feraiz dersi okumak istiyorum demiş. Aşıkkutlu hoca nezaket kurallarına aşırı derecede dikkat eden ve ilim ehli bir âlim olduğu için vakit geçirmeden cevabî mektubu yazmış: Evladım, demiş. Ya sen feraiz dersinin ne olduğunu bilmiyorsun ya da çok zeki birisin. Hele gel bir görelim, demiş. Zira feraiz[8] dersi zor bir derstir. Halil hoca, bir aylık askerlik izninde Trabzon’a gitmiş ve Aşıkkutlu hocadan feraiz dersi okuyarak o ilmi tahsil etmiş.

            Aslında Mustafa hoca da talebelerine feraiz dersleri okutmuştur. Kendi ifadesine göre, Rize’de o zamanlar feraiz okutan pek hoca yok imiş. Demek ki, Halil hoca, Mustafa hocada okuduğu feraiz dersini, Aşıkkutlu hocada daha bir üst seviyede okumuş olmalıdır. Nitekim Zevandik’te Abdullah Hatipoğlu hocada okuduğu talim derslerini İstanbul Haseki’de en üst seviyede okuduğu gibi. [Halil hocanın Haseki hayatı inşaallah başka bir yazımızın konusu olacaktır.] Abdullah Hatipoğlu hoca da Halil hocanın oldukça zeki biri olduğunu teyit ediyor. Yusuf Karali hocanın, hemen her derste yazıp verdiği Arapça beyitleri [tamamı ikibin kadar beyit olduğu söylenir] Halil hoca, Zevandik’te kursa gelince Abdullah hocaya verirmiş. Abdullah hoca da; Yahu Halil, bu güzelim önemli beyitleri bana değil kimseye verme. Yanında kalsın diye tembih ettikçe o, lüzumu yok, ben onları ezberledim ve ezberimde tutuyorum, dermiş. Sahiden Halil hoca, ezberine aldığı bir şeyi bir daha asla unutmazmış. Bu konuda Halil hocanın ilk damadı Salih Dil bey şunları dile getirir: Hocamız duyduğu, gördüğü bir şeyi bir daha unutmazdı. Diyelim falanca ile yirmi yıl önce filan yerde şu konuyu ayaküstü konuşmuşlar. Ve bir daha görüşmemişler. Yirmi yıl sonra yine bir araya geldiklerine hocamız, o adama, seninle filan yerde şu tarihte ayaküstü şu konuyu konuşmuştuk değil mi, diye aynıyla aktarır, bir şeyi asla unutmazdı. Konuya dair mühim bir bilgiyi de bugün Pendik Haseki talim hocalarından Talip Akbal’dan dinlemiştim.[9] Herhalde günün birinde talim derslerinde hocalarından biri, talebelerine, çözülmesi zor birkaç soru sormuş. Herkes bunu Halil hocanın çözebileceğine işaret etmiş sınıfta. Halil hoca da, Zevandik’te, galiba Abdullah Hatipoğlu hocasından öğrendiği bilgilerle, tahtaya kalkıp ders boyunda anlatmış ve metni bir güzel çözüvermiş. Halbuki anlattığı bilgileri yıllar önce Zevandik’te okumuş ve belki de bir daha onları gözden geçirme fırsatı bile bulabilmiş değildir. Fakat zihni o kadar kuvvetlidir ki, yıllar önce okuduğu dersleri aynıyla tekrarlayıp yorumlayabiliyordur. Nitekim Haseki’den 1983 yılında mezun olduğunda icazeti İstanbul Bayezid Camii’de almışlar büyük bir merasimle. Abdurrahman Gürses hoca, talebelerinin talim ettiği derslerle alakalı birkaç beyit sormuş ve; Bunu içinizden kim çözebilir, diyerek bütün bir cemaatin içinde soru yöneltmiş talebelerine. Oradaki talebelerin hemen hepsinin gözü Halil hocanın üzerine yönelmiş ve Halil hoca da söz konusu beyitleri güzelce tahlil edip manalarını vermiş. Hoca efendinin bu hali, herhalde aile yapısından getirdiği irsî bir yapı yanında  onun, zihnini tamamen kendi ilgilendiği konulara teksif etmesi ve dahi haramdan uzak bir hayat yaşayışıyla alakalı olmalıdır. Nitekim Korganlı Kiraz hoca; Günümüzde harama girmemiş birini görmek isteyen Halil hocaya baksın! dermiş. Zeki olmanın haramdan uzak bir yaşamla ne ilgisi olabilir, şeklinde düşünülebilir. Böyle bir düşünceye, modernitenin getirdiği zihniyet açısından hak verilebilir. Fakat söz konusu yaklaşımın şahsî bir kanaat olduğunu hassaten belirtmek isterim.

            Hoca efendinin zeki oluşuyla ilgili dikkat çekici ve bir o kadar da hüzün verici bir hatırayı Hüsnü hoca, Halil hocadan naklen şöyle ifade eder: Halil hocamız, Trabzon’da okurken, derslerindeki üstün başarısı sebebiyle, ders çıkışı oradaki talebeler tarafından, kursun biraz ilerisine götürülür, talebeler tarafından evire çevire dövülürmüş. Bunu Halil hoca bize defaatle anlatmıştı. [Bunu anlatırken Hüsnü hoca, Halil hocaya muhabbetinden dolayı, göz yaşlarına hakim olamıyor!...]. Öyle anlaşılıyor ki, Mustafa Yıldız hocanın; Biz talebelerimize arada bir izin verirdik. Fakat Halil’in izin döneminde köyüne gidip gitmediğini bilmem, sözü bu noktada bize ışık tutuyor. Yazımızın başında Halil hocanın kardeşi Ahmet bey, üç yıl boyunca kardeşi Halil’in kayıp olduğunu dile getirmişti. Abdullah Hatipoğlu hoca, Halil hocanın her onbeş günde bir, Trabzon’da Dursun Fevzi hocaya gelip ders aldığını aktarıyor. Demek ki, Halil hoca, muhtemelen izin dönemlerinde Dursun hocadan özel ders alıyor olmalıdır. Onun üç yıl boyunca köyüne dönmemesi tabir yerinde ise izini tozunu kaybettirmesi, herhalde kendini tamamen ilme verme düşüncesiyle ilgili olmalıdır. Bilindiği üzere ilim, kuma kabul etmez. Kendini tamamen derse vermeyene ilim, bir parçasını bile vermez. Şu halde, Halil hocanın, Trabzon ve Rize’deki talebelik yıllarında, köyüyle irtibatını koparmış olmasını herhalde böyle anlamlandırabiliriz. Abdullah Hatipoğlu hoca, Dursun hoca ile Halil hoca arasındaki hoca-talebe ilişkisinin samimiyet boyutunu şu ifadeleriyle dile getirir: Halil hoca, Dursun hocanın evinde kalırdı. Dursun hoca gecenin seher vaktinde kalkar, kendi evinde kalan çok sevdiği talebesi Halil’i uykusundan kaldırır ve, evladım Halil, gel bakalım ….Tefsiri’nin şurasındaki kelimeyi birlikte çözelim, diyerek gece sabaha karşı onunla baş başa ders yaparlarmış. Evet, diyor Abdullah hoca, büyük âlimler bir cevheri keşfetti mi, onun peşini bırakmazlar ve onu yetiştirmek için ellerinden geleni yaparlar!... Buna göre, Trabzon’a ilk gidişinde Dursun hocanın yanında bir ay kadar kalan Halil hoca, aslında Dursun hocayla irtibatını koparmamış, aksine ondan üst seviyede ilimleri öğrenmeye devam etmiştir. Pekiyi bu üst seviyedeki ilim içinde tasavvuf/tarikat da var mıdır? Kanaatimce evet. Zira Dursun Fevzi Güven hoca, Mahmut efendinin [Mahmut Ustaosmanoğlu] eniştesidir. Mustafa Yıldız hoca da, Mahmut efendiye tarikat yönünden bağlı biridir. Bunu Mustafa hocaya sorduğumda; Halil hocanın, bizim kanalımızla Mahmut efendiye bağlanması gibi durumlar olmuştur, diyerek nazikane bir cevapla meseleyi fazla açmıyor. Zira bu konular, sadece ehli içindir.

 

[Mahmut Ustaosmanoğlu]

            Mustafa Yıldız hoca, kitaplar kaleme alarak eser yazan biri değildir. Onun bu vasfı, denilebilir ki, aynıyla Halil hocaya intikal etmiş gibidir. Herhalde Mahmut efendi cemaatinde bir şekilde yer alan mümtaz insanların böyle bir tavrı vardır. Yakın tarihte şehit edilen Bayram Ali Öztürk hocanın da, aslında eser kaleme alabilecek ilmî birikime sahip biri olmasına rağmen, talebe yetiştirerek eser yazmayı tercih edenlerden olduğu söylenir. Mustafa hoca yaklaşık olarak ikibin talebenin, rahlet-i tedrisinden geçtiği son devrin abide şahsiyetlerinden biridir. Halil hocamızın Çatak’a (İslamdağ) gelip kısa sürede pekçok defa icazet vermesi, belki yüzlerce talebe yetiştirmesi de aynı gerçeğe mebnidir. Gerçi Halil hocanın birkaç Arapça çevirileri vardır fakat o, daha çok, talebe yetiştirerek eser bırakmıştır denilebilir. [Çatak’taki ilk günleri de inşaallah başka bir yazımızın konusu olacaktır.]. Bunu, şunun için dile getirme ihtiyacı hissettik. Mustafa Yıldız hoca, vaizlik imtihanını kazandığında, yukarıda sözü edilen Arnavut Ramazan hocaya gider ve vaizlik görevi almak istediğini ifade eder. Zira Mustafa hocanın etrafındaki gönül ehli insanlar, yahu öyle zaman gelecek ki, camilerin kürsülerinde hoca kisvesinde biri vaaz edecek de, orada namaz kılmayıp çekip gidecek. Böyle birileri gelip cami kürsülerini kirleteceğine bu işin ehli insanlar o kürsülerde bu millete vaaz versin, diye Mustafa hocayı tazyik edercesine telkinlerde bulunmuşlar. O da vaizlik imtihanına girip kazanmış ve bu isteğini, kalp gözü açık dediği Ramazan hocasına danışmış. O da; Hayır! Vaizlik lazım değil. Rasülüllah Efendimiz ‘aleyke bi’s-sükût’/ sana sükût gerekir (susman daha hayırlıdır) buyurur. Vaiz olacağına git evde otur, sükut et. Konuşmak zamanı değil, talebe yetiştir, diyerek Mustafa hocanın, kursta kalıp talebe yetiştirmesini tavsiye etmiş ki, muhtemelen bu nasihatın/tavsiyenin, Mustafa hoca üzerinde etkisi büyük olmuştur. Biz aynı tavrı o silsilede yetişmiş insanlarının hemen hepsine görebiliriz. Onun içindir ki, Mustafa hoca, talebesi ve manevi evladı Halil hoca hakkında; o yaşta bu kadar talebe yetiştirip icazet vermek her insana nasip olmaz. Sahiden Halil hoca, kendini yetiştirmiş iyi ve ihlaslı biri idi, diyor. Bu arada, talebe yetiştirme ve dahi konuştuğu, birlikte olduğu insanlara tesir etme bakımından Mustafa hocanın, talebesi Halil hocadan naklettiği ilginç bir hususa daha, yine istitrat olarak burada değinebiliriz.

            Halil Hoca kaçak olarak hacca gitmiş. İkinci gidişi herhalde. Bunu tutuklayıp, ayyaşların bulunduğu cezaevine atmışlar. Her türlü zorluk, işkence varmış orada. Fakat Halil hoca, orada o tip insanları ıslah etmiş ve hapishaneyi medrese-yi yusûfiyeye[10] dönüştürmüş. Mahpusların hepsini ıslah etmiş. Onu oradan çıkarmışlar. Ürdün’de de hapse atmışlar. Yirmi gün kadar da orada kalıp oradaki hapishaneyi de ıslah etmiş. Şam’a gelmiş. Türkiye’ye geçecek. Suriye askeri bunu bulanık bir dereye bırakıyor. Boğulsun diye. Köprü yok. Yüzerek beri yakaya geçiyor. İki ay üzerinde gelmiş Türkiye’ye. Bunu bize kendisi anlatmıştı. Bir keresinde de şoförleri kaza yapmış ve şoförü hapse atmışlar. Halil hoca da, inanılması zor ama bunu kendisi anlatmıştı, ta Riyad’a gitmiş. Kralla görüşmüş ve şoförün hapisten çıkmasını sağlamış. Gerçi Halil hocanın medenî cesareti ve Arapça konuşması bunu yapabilecek güçte idi!

Halil hoca, Mustafa hocada Farsça da okumuş ve bu bilgisini Tunceli’de asker iken daha da ilerletmiş. Hoca efendinin babası Ali efendi, iki de bir oğlu Halil’e; Yahu oğlum, okudun âlim oldun fakat hafızlığın yok, diye serzenişte bulunurmuş. Halil hoca da, Hüsnü Okumuş hocanın ifade ettiği üzere, askerde iken dört ay gibi kısa bir sürede kendi kendine Kur’ân’ı ezberleyip hâfız olmuş ve askerlik dönüşü babasına bir güzel sürpriz yapıp onun hayır dualarını almış. Bu arada Halil hocanın, Cezerî tecvidini ezbere bildiğini Mustafa hocaya sorduğumuzda; Hayır, ben onlara böyle bir ders okutmadım. Nereden çalıştığını ve ezberlediğini bilemiyorum, diyor. Pekiyi hocam, talebelerinize herhangi bir siyasi partiyi işaret eder miydiniz, soruma Mustafa hoca; Böyle bir şeyi hiç yapmadık ve doğru da değildir, şeklinde cevap veriyor. Söz konusu yaklaşımı aynıyla Halil hocada da görmemiz mümkündür. Nitekim pek çok siyasetçinin Halil hocayı ziyaret edip dualarını aldığını yakinen biliyoruz. Zira ilim rütbesi ve âlim, siyasetin bir üst konumunda yer alır. Efendimizin (as) ifadeleriyle; İlim rütbesi, rütbelerin en yücesidir. Âlim de bedendeki beyin gibidir. Siyaset makamı ise icra yeri, beynin talimatlarını yerine getiren bedene benzer. Dolayısıyla ilmi, siyasete kurban eden ya da ilmî kisvesiyle siyasetçinin kapısında dilencilik yapanlar âlim değil belki İmam Gazzâlî’nin deyimiyle, Allah’a gitmek isteyen insanların önünü kesen yol eşkiyası gibidirler. Bu ifadelerden, âlimin siyasetle hiçbir ilgisi olmamalı manası çıkarılmamalıdır. Zira İslâm düşünürlerinin bir çoğu ya da tamamına yakını, devletle dini ikiz kardeş olarak görmüştür. Şu halde âlim, icra makamındaki siyasetçiye ilmiyle, ahlakıyla, birikimiyle yol gösterir fakat ilmi, siyasetçinin kötü emellerine alet edemez, etmemelidir. Biz bu tavrı Halil hocada ve onun yetiştiği silsilede aynıyla müşahede edebiliriz.  

            Bu yazımızın son cümlelerini Hüsnü Okumuş hocanın Halil hocaya dair, büyük bir muhabbet ve tahassür dolu ifadeleriyle bağlayalım: “Halil hocamız boş durmayan, şöhretten hoşlanmayan, mütevazi ve bir o kadar da ihlaslı bir hocamızdı. Öyle ki, yüksek sesle güldüğüne şahit olmadığımız hocamız, Haseki’de tenefüslerde top oynayan arkadaşları onu da top oynamaya davet ettiklerinde; Yahu biz de oynarsak Ümmet-i Muhammed’in hali nice olur, diyebilecek kadar mes’ûliyet sahibi, İstanbul’daki iki buçuk yıllık zaman diliminde çok sevilen, tanınan ve takdir edilen, gönüllerde taht kuran biri idi. Onu sevmeyen, ilmine saygı duymayan, onu bağrına basmayan insan olamaz! Çocukla çocuk, cemaatle sıradan bir insandı o. Allah ona gani gani rahmet eylesin, ruhu şâd olsun. Allah şefaatine cümlemizi nâil eylesin!...” Ne diyelim. Biz de bu muhabbet dolusu sözlere ve dualara gönülden âmin diyoruz. “Onun vefatı çok büyük bir kayıptı. Biz onu kendi cenazemize beklerken, kaderin garip cilvesine bak ki, biz ona nasip olduk”, diyor Mustafa Yıldız hoca. Kimi zamanlar gelir, insanları, özellikle gençliği özünden koparır bulanık sellere atar. Fakat bazen öyle rahmet dalgaları tecelli eder ki, nice insanı tekrar kurtarmaya yeter. Halil hocamızı ben biraz da böyle görüyorum. Kimi insanlar ölümlerinden sonra, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle, halkın gönlünde evliyalık mertebesine ulaşırlar. Onlar ötelerden de feyz vermeye devam ederler. Rahmetullâhi rahmeten vâsiâ…

 

Ahmet Çapku

24 Kasım 2006

acapku@yahoo.com


 

[1] Köylerde komşular, tarlalarına fidan diktiğinde illa da kendi ev halkı onun meyvesini yesin diye dikmezdi. Mahalle insanı, çocukları, kurt kuş yer de sevap kazanırım niyetiyle dikerlerdi. Dolayısıyla biz de köyde çocuk iken bu tür yaramazlıklar yapar, amcalarımızın, abularımızın diktiği meyvelere, onlardan izin almadan çıkıp yerdik. Ana babalarımız, yapmayın öyle şeyler, haramdır falan derlerdi lakin şunu yakinen biliyoruz ki, onlar, konu komşu çocuğuna asla haram etmezlerdi meyvelerini. Zaten sevap kazanmak için dikmişlerdi o meyve fidanlarını. Herhalde Mustafa Yıldız hocanın babası da, nazının geçtiği bir komşusunun tarlasından bir kabak almış olmalı kanaatindeyiz. A. Çapku

[2] Mustafa Yıldız hocanın oğlu Kudret beyin verdiği bilgilere göre her dört yılda bir Arapça icazeti verilirmiş. 1966 yılında icazet aldığına göre Halil hocanın, Zevandik’e 1962 yılında gelmiş olması lazım.

[3] Karınca incitmez kabilinden olan nadir hocalardan biri Yusuf Karali hoca hakkında geniş bilgi için bkz: İsmail Kara, Sözü Dilde Hayali Gözde, İstanbul 2005, Dergah Yayınları, sf. 10-25.

[4] Cemal beyi her görüşünde Halil hoca onun eline gidermiş. Cemal bey, Zevandik’te bir yıl kadar kalabilmiş. Sonrasında maddi imkanı olmadığı için oradan ayrılıp gurbete gitmek zorunda kalmış. Ve bir daha da ilim hayatına dönüş yapamamış. Fakat gerek Ömer hocada gerek Mustafa hocada üst seviyede Arapça okumuş. Çokdeğirmen’de ve Zevandik’te Halil hocadan bir üst seviyede ders gördüğü için Halil hocanın grubuna refakat edermiş. Zaman içinde kahvehane hayatına alışmış biri olduğu ve bu da halk tarafından bilindiği için, Halil hoca’nın, Cemal beyin eline varışına halk teaccüp eder ve; Yahu hocam, siz bunun…halini bilmiyor musunuz, diye biraz sitemkari konuştuklarında Halil hoca; Hayır, o benim hocamdır, diyerek onlara karşı koyarmış. Gerçi kahvehane hayatım olmuştur fakat benim kötü yolum hiç olmadı. Evimize kola getirirsek halk bunu içki diye yorumladı, diyor Cemal bey.

[5] Sultanahmet Camii imam hatibi Emrullah Hatipoğlu hocanın ağabeyi ve üst seviyede Kur’ân talim hocasıdır.

[6] Ayn tabiri talim dersleriyle ilgili teknik bir deyimdir. Kur’ân-ı Kerim’de duracak harflerinden biri olan ayn harfinden sonra bir konu başlar diğer ayn harfine kadar devam eder. İki ayn harfi arasına bir ayn dersi derler.

[7] Fotoğrafı, İsmail Kara hocamızın Kutuz Hoca’nın Hatıraları isimli kitabından aldık. Bkz. a.g.e., İstanbul 2000, II. bsm., sf. 186

[8] Feraiz, İslâm miras hukukudur. Tamamen matematik kurallarına göre yapılan bir hesap ilmidir aynı zamanda.

[9] Talip Akbal hocayla beni tanıştıran ve buluşturan Bayram Karar ağabeye müteşekkirim.

[10] Hz. Yusuf’un bir iftiraya kurban gidip hapse atılması ve oradaki arkadaşlarını ıslah etmesine istinaden böyle bir tabir kullanılır. Bilgi için bkz. Kur’an-ı Kerim, Yusuf Suresi 32-52

BİZİ İZLEMEYE DEVAM EDİN

WWW.CANİK.ORG****WWW.KUMRU.ORG